spacer.png, 0 kB
 
spacer.png, 0 kB
Anı Yazıları
Bir Yeninin Mağara Günlüğü - 2

mağaraya son 50 metre...

eğri oturup doğru konuşalım milletçe küçük şeyleri abartmayı severiz... Ama konu mesafelere gelince nedense büyük uzaklıkları sanki bir adım daha atsan orda olacakmışsın gibi kısaltmaya çalışırız... NEDEN? soruyorum NEDEN??? hatta burada haykırıyorum...

eyvallah eğer şehirdeysen ve gitmen gereken yer için birileri iki sokak ilerden sağa dön hemen karşına çıkacak diyor ve sen 4 sokak geçmiş olmana rağmen hala gideceğin yere varamadıysan çok da sorun olmaz aslında; ya yeni birine sorarsın ya da en azından az biraz daha yürümeye devam edersin...
Yaaa naturadaysan (!), sorarım kimi bulacaksın sormak için ya da ne kadar daha dayanabileceksin yokuş yukarı çalıların arasından geçerken ve öndeki arkadaşının çantasından kurtulup da yüzüne bir tokat gibi çarpan dallardan korunmaya çalışırken... en fazla 3 dakika... çünkü muhtemelen 3 dakikadan uzun olmayacak kaybolman başında bir tercüman (ya da biz rehber diyoruz) olmadan... ve kulağında bir büyük düşünürün şu ünlü sözü yankılanacak:

“ormanda tercümansız olmaaaaazzzz..! KAYBOLURSUNUZ,BOLURSUNUZ, LURSUNUZ, SUNUZ, NUZ, Z.................”

işte bir madag kampı ve maceralarla dolu 2,5 gün daha...

öncesinde merakla beklediğim ve nasıl biri olduğu konusunda anlatılan onca hikayeden sonra tanışma şerefine nail olduğum sayın ve pek muhterem orhan timuçin’in ‘GEZ’ plakalı minübüsle topluluk odasına gelmesi ile başlayan maceramız yine aynı minübüsle ODTÜ’de gördüğümüz her otostop çeken adamı alarak evlerimize gitmemizle bitti de arada neler oldu neler.

o kadar çok şey var ki anlatılacak bu etkinlik ile ilgili, o kadar çok anı sığdı ki 2,5 güne ve ben bir kez daha ne kadar iyi bir şey yapmışım dedim madag ailesine katılmakla...

belki de yarısını hiç kullanmayacak olsanız da sırtınızda bir ton eşyayla saatlerce yürüdükten sonra yüzünüze doğru esen bir soğuklukla irkilmek ve mağaranın ağzına ulaştığınızda gözlerinizin birden parlaması; içeri girmek için karpitleri hazırlamaya çalışırken acaba içerde neler göreceğim diye heyecan duymanız... işte böyle bi şey mağaraları sevmek, madag’a gönül vermek... hatta içerden çıkan TS’nin (sevgili TS’m baha’ya bir alkış...) gözlerinin içine acaba acaba şimdi ne yapacaz ki diye yarı endişeli yarı umutlu çocukça bakışlarımız ve bahanın hüsranla içerde pek de bir şey olmadığını söylemesine rağmen umudumuzu kırmadan haritalandırma teoriğimizi pratiğe dökebileceğimiz bir mağara keşfetmiş olmanın sevincini paylaşmak hep birlikte mağaraya giriş için son hazırlıkları yaparken elinde MS’nin aldığı içinde zarlar olan çakmaklarımızla karpit lambalarımızı yakarken (sevgili MS’m ve çadır arkadaşım nur’a bir alkış – o çakmağı hep saklayacağım – çok sevdim...) işte böyle bi şey mağaraları sevmek, madag’a gönül vermek...diğer grup suluin mağarasına giderken onları çaktırmadan hafif kıskanarak izlemek ve bir yandan da şööleee bizim de girebileceğimiz bir mağara olsa da biz de gidebilsek demek içten içe, 50 metrede olsa da karanlıkin mağarası, olmasa da bir klinomuz (elimizdeki tek klinonun suluine gitmek için yola çıktığı gerçeği ile yüzleşmek bir yandan...) 12 istasyon alma hevesimiz, hipotermiye girme sınırına erişmişken bile nur’un böceklerden korkan emre ile  biyoçeşitlilik adına bulabildiğimiz tek şey olan örümceklerden örnek almak için tekrar mağaraya girmekten kaçınmaması, mağaradan çıktıktan sonra hepbirlikte ısınmak için güneşe çıkmamız ve yine hepbirlikte eskiz çizmenin, istasyon belirlemenin, metreyi okumanın incelikleri konusunda fikir teatisinde bulunmamız (sanırsam biz karanlıkin grubu olarak ki bu kişileri hemen ifşa edelim... tolga, ben, emre, ömer ve nur; bu fikir teatisinde bulunma işini biraz abarttık ve tam tamına 2,5 saat kaybolduk; bu kısım için aslında ayrı bir anı yazısı bile yazılabilir, hatta film bile çekilebilir...) işte böyle bi şey mağaraları sevmek, madag’a gönül vermek...

veeeeeee buluşma noktasına ulaşamamak ve KAYBOLMAK...

o 2,5 saat nasıl anlatılır bilemiyorum ki, kelimelerin kifayetsiz kaldığı, söylenecek sözlerin bittiği o 2,5 saat... mutlu ve teorik eğitimini pratiğe geçirmiş bir grup genç madaglı sırtlarında çantaları ve bir de fazladan bir çanta daha ormanda buluşma noktasına giderken gidemez olurlar yaa işte öle bir şey; muhtarımız şenol’un ki kendisi hakkında söylenecek bir sürrrrrrüü sıfat içinde ben yaman şenol demeyi uygun gördüm, (orhancım sen istersen bir iki şey daha ekle...) tolgaya parmağının ucuyla gösterdiği düzlüğü bulamadığımızı farkettiğimiz anda nur ve benim yere düşmüş bir ağaç dalının üstüne oturarak aşağıdaki ağaçlığa kara kara bakmamız, emre ve tolganın ön keşif için aşağıda başka bir düzlük aramalarını beklerken koşa koşa geri dönmeleri ve ayı mı desek artık yoksa domuz mu desek ya da ne desek bir karartı görmelerini dile getirmeleri üzerine hepberaber yine de geyik yapmaya devam etmek var ya işte öle bir şey; bir sürü fikrin havada dolaşması ve içlerinden en olmayacak olanı yakalamamız ve tam da karartıyı gördükleri tarafa doğru yürüyüşe geçmemiz, (hani korku filmlerindeki gibi bir grup gencin ormanda aslında hiç girmemeleri gereken metruk bir eve girmeleri gibi) ve yürürken bir yandan acaba içimizden ilk kim gider diye geyik yapma kapasitemizi geliştirme gayretimiz var ya işte öle bir şey; bir göl ve bir kulübe bulduğumuz sırada nur ve tolganın suluin ekibini (hande, baha ve orhan) gördüğünü sanmasına ve bunun aslında bir serap olmasına rağmen halen aslında biz kaybolmadık sadece mola verdik diyebilmek var ya işte öle bir şey... ve sonunda mağaraya geri dönmeye karar vermek ama sadece 3 dakika içinde yeniden kaybolmak var ya işte öle bir şey, en sonunda bir kayaya sığınmak ve muhtarımızın iç güdüleri sayesinde uzaktan gelen bahanın sesini duyduğumuzda kaybettiği şekerini bulmuş çocuklar gibi sevinçle boşluğa doğru umarsızca! Bahaaaaaaaaaaaa diye haykırmak ve buna cevap alabilmek var ya işte öle bir şey (bu öle bir şey ki anlatılmaz yaşanır cinsindan işte o an denen anlardan işte o anda o ses insana herkesten daha yakın gelen o ses, TS’mizin bülbül sesi...), sesin giderek yaklaşmasını beklemek ve ufukta handenin bize şefkatle ellerini açarak geldiğini görmek var yaa işte öle bir şey...son 2,5 saatlik kaybolma macerasının 2 saat 25 dakikası boyunca geyik yapmak ama son 5 dakikasında gözlerinden yaş gelmek üzereyken tekrar 8 + muhtar şenol bir arada olmanın coşkusu içinde hepberaber öğle yemeğimizi yiyebilmek var ya işte öle bir şey... öğle yemeğini yerken gülebilmek ve abiii gps sizde, muhtar sizde klino bile sizde ne diye bıraktınız bizi diye konuştuk arkanızdan deyip bu maceranın üzerine hepberaber geyik yapmaya devam edebilmek işte böyle bi şey mağaraları sevmek, madag’a gönül vermek...

ve dönüş yolu... en kestirmesinden..!

kamp alanına dönmek için yürünecek mesafeyi tahmin etmekten vazgeçerek şenol’a kendimizi teslim etmenin hata olduğunu ilk dakikada anlamış olmanın dayanılmaz hafifliği içinde tek sıra sağ tarafımız uçurum kaya inişi yapmak, kamp alanına ulaştıktan sonra gaza gelerek abi biz bugün bir mağaraya daha gideriz demek ama sonra kamp alanında birer matın üzerinde uyuya kalmak ve artık yarın gideriz diğer mağaraya da diyebilmek günün özeti üzerine geyik yapmaya devam ederken... işte böyle bi şey mağaraları sevmek, madag’a gönül vermek...

küre dağları kazan biz kepçe etkinliğimiz, elimizde sopalarla (ki hande sopasını valla da billa da getirdi ankaraya) 10 saat boyunca yaptığımız uzun yürüyüş ile güzeldi, bunun iki buçuk saati kaybolmuş olmamız güzeldi, ilk gün muhtar amcaların bize ısmarladığı gözlemeleri mideye bir bir indirmek güzeldi, orhanın ısrarla hesabı ödeme girişimlerine rağmen muhtar amcanın hesabı bize ödetmemesi güzeldi, her yer çamur şelalaye doğru inişimiz ve orhanın beyaz pantolonuna bir gıdım bilem çamur bulaşmamasını şahit olmak ve anlatılan hikayelerin doğruluğunu görmek güzeldi, baha ve orhanın camiden çıkan cemaatle tek tek selamlaşması ve hepbirlikte kelime-i şahadet getirmelerini izlemek güzeldi, orhanın arabayı kamp alanına en uzak noktaya park etmesi ve ikinci günün akşamına kadar anahtarı bize vermekten itinayla çekinmesi ve her seferinde “orhan! Kapı” nidalarına muhatap kalması güzeldi, semanın şarkılarına eşlik etmek, madag bayrağı ile fotoğraf çektirmek için yarım saat yer belirlemeye çalışmak güzeldi... kamp ateşi başında oturmak ve doğal kombi ve daha bir sürü şey hakkında geyik yapmak güzeldi...hepbirlikte yaptığımız nohut ve bulguru şenolun verdiği yoğurtla yemek güzeldi... en son gün gittiğimiz mağarada titmek güzeldi, biz titerken orhanın köyde volta atmasını bilmek güzel miydi onu orhana sormak lazım artık... ve yine hepbirlikte mağaradan dönmek ve arabanın gölgesinde çamurlu ellerimizle dünden kalan nohutlu bulgura ekmek banmak güzeldi (bir kişi banmadı ki onun kim olduğunu söylememe gerek bile yok sanırsam...)

ve son söz bir öncekinden alıntı olsun... MADAG’la yola devam...anlamlar yükleyebileceğimiz yeni etkinlikler planlayalım ki yarım kalmasın yolculuğumuz....
bize güvendiğiniz ve inandığınız için teşekkürler...

(23-25/04/2010 – Boğazkaya/Pınarbaşı-Kastamonu)

Katılımcılar:
Baha Dinçel
Orhan Timuçin
Hande Ceylan
Tolga Kaptı
Nur Filiz
Emre Yıldız
Ömer Güneş
Burçin Alparslan
Belgin Kayhan (bizimle gelemedi ama bahanın grubumuzu hep 9 kişi olarak hesaplamasından ve hep 9 uncuyu aramasından mütevellit bizimle gelmiş kadar oldu... ama 10 saat yürüyüş eksiğini tamamlamak kaydıyla...)

Burçin Alparslan
SAT 690

 
Bir Mağara Kaç Hikaye...

Topluluk odasına girdiğimizde saat gece 1.30'a gelmekteydi. İnsanların yüzünde yorgunluk, üzerinde çamur son bir kuvvet eşyaları içeri taşırken gözümüzün önünde yorganımız, yastığımız, elektrikli battaniyemiz uçuşmaktaydı. Buna rağmen sohbet edip kahkahalar atabildiğimiz için farklıyız belki de.
Etkinlik sonu toplantısını yaparken düşündük, kaç hikaye çıkardı bu 2 günden diye. Ben de oturup sayayım sonra da bunu paylaşayım istedim.

2 çeşit şoför vardır. Birisi aracında götürdüğü kişilerle birlikte kendisi de yola çıkar, cenaze taşıyorsa üzülür, düğüne götürüyorsa eğlenir. Diğeri de sadece araba kullanır. Aracın dolu ya da boş olması, içindekilerin niteliği - ya da sahip oldukları yük! - onun umrunda değildir ve aldığı paraya bakar. Ne yazık ki bizimki 2. türdendi. Haymana'nın çamurlu yollarını gören sevgili şoförümüz indirdiği yükleri pek de umursamadan dönüp gitti.

Her şeyde bir hayır vardır. Bu olay bana bir tatminlik duygusu yaşattı. Küçüklüğümden beri o dünyanın en güzel gözlü hayvanına yapılan zulume üzülür dururum. İnsanoğlu yükler de yükler eşeğe sonra yetmezmiş gibi bir de kendisi biner. Biz oldukça fazla eşyayı çantalarımızın bulabildiğimiz her çıkıntısına eklemeye çalışırken yanımızda otlanan bir eşek sürüsü vardı. Her birimiz "eşek yükü" kadar ağırlıkları sırtımıza yüklerken, onlardan bazıları bu durumu izleyip mutlu oldular, tıpkı bazılarımızın onların haline bakıp üzüldüğü gibi. Eşyaları taşıyan sevgili arkadaşlarım kızmayın bana ama en azından bu kadarını görmeyi hakettiklerini düşünüyorum!

Biraz yürüyüş biraz mola, koyulduk yola. Herkesin durumla baş etmek için başka yöntemleri vardı. Tolga çığlık attı, ben şarkı söyledim, Durmuş daha zorları için kendisini hazırladığını söyledi. Derken hava karardı, mağaranın yerine bakmak için giden 3 kişilik keşif grubunu beklerken "buradan" göremediğimiz yıldızları izledik, o kadar ki yıldız kaydığında hadi bir daha kaysın diye dilek bile tuttum. Dileğim gerçek bile oldu.
Keşif grubu mağaranın oldukça uzakta olduğu haberiyle dönünce bulunduğumuz yere kamp atmaya karar verildi. Rüzgarı engelleyecek oldukça büyük bir kayanın dibine kurduk çadırlarımızı. Bir grup yemek hazırlarken, bir grup da yerleştirdi eşyaları.

Kamp ateşi, gençlik, kahkaha... Osuran adam Baha, kuluçkaya yatan Fatih K., birinci sınıfta öğretmen dersi tahtaya yazdığı için (?) matematikten 1 alan Burçin, içtiği bir biradan değil ama yaktığımız otların çıkardığı duman yüzünden kafayı bulan Belgin'le oldukça eğlenceli bir akşam geçirdik.

Yatmak isteğini ilk dile getirenlerden biri Durmuş'tu. Neredeyse tüm gece boyunca Baha'yla sohbet eden ve sabaha doğru çadırından çıkıp 'hadi mağaraya gidelim ya' diyen de aynı adam. Durmuş gibi beni de uyku tutmadı. Gece boyunca Durmuş Baha sesleri, horuldamalar, rüzgar yüzünden çıkan çadır hışırdamaları, tek katlı bir çadırda uyuduğumuz için her ne kadar korkutsa da sadece iki dakika süren yağmurun sesi eşliğinde uyuyamadım. Ama beni bunlardan hiçbiri rahatsız etmedi, elimdeki tam olarak soğan da diyemediğim garip koku hariç. Ayrıca deşifre etmek istediğim diğer kişi de hemen solumda uyuyan Oğuzhan. Hiç uyanmadan ve neredeyse hiç kıpırdamadan uyuyabildiği için kendisini tebrik ediyorum. O kadar ki saat 4 gibi Baha'nın bizim çadırın başına gelip, 'mavi çadırdakiler iyi misiniz uyuyonuz mu?' diye sormasına bile uyanmadı.

Ancak sabaha karşı dalabildiğim uykum 6'ya doğru her zaman olduğu gibi en güzel yerinde saatimin alarmıyla kesildi. Kahvaltı ve mağaraya giriş için yapılan hazırlıktan sonra çıktık yola, eşyalarımızı kamp yerinde bırakarak.

Yine 3-4 km yol yürüyerek mağaranın olduğu bölgeye geldik, demeyi ben de isteyebilirdim ama bundan önce geçilmesi gereken bir "stage" vardı: Köpekler. Sayıları 5-10 arası değişen, hayatları koyun korumaktan ibaret olduğu için galiba, bizi bir eğlence olarak gözüne kestirmiş, "sevimli" köpekler bizim için bir karşılama töreni hazırlamıştı. Tolga gibi köpeklerden hiç hoşlanmayanların korkması normal tabi ama sayıca çok, kızgın ve bizim gördüklerimizden azıcık daha irice olan bu hayvancıklar karşısında her birimiz korktuk. Bir arada kalıp yavaş yürümek suretiyle atlattığımızı düşünürken karşıdan bu sefer daha da fena görünen bir köpek sürüsü daha belirdi. Bu arada çoban amcalarımız sağolsunlar çok yardımcı oldular ve 'o sürü saldırabilir, o yüzden yavaş yavaş, koyun sürüsü gittikçe gidin.' diye öğütlediler! Bir süre tereddütten sonra Fatih Ş.'nin de isteğiyle durmadan yürümeye devam ettik, zira köpekler de üzerimize doğru yürümeye devam etti. Ama püskürtmeyi(?) başardık. İlk stage tamamlanmıştı ve hala 3 canımız da duruyordu!

Ve işte orada olma sebebimize gelmiştik: Mağaralar. 2 gruba ayrıldık. Benim de içinde bulunduğum, liderliğini Fatih Ş.'nin yaptığı grup İnega mağarasına gittik, diğer grup da Temirözü'ne gitti. Mağarayı bulmak da çok kolay olmadı. Fakat Fatih Ş.'nin sahip olduğu GPS sayesinde artık her şey daha kolay!
Özellikle böyle soğuk havalarda bir mağara sıcak ve koruyucu havasıyla insana güven veriyor. Inega'ya girdiğimizde bunu hissettim. İlk girişte bize bu güveni hissettiren görkemli yapı içinde türlü oyunlarla bizi beklemekteydi halbuki. Başlangıç olarak da bizim TİT dediğimiz şeyi seçmişti ve böylece stage 2 başlamış oldu.

Ve işte beklenen an gelmişti! Sütuna geçirilmiş perlona bağlı ipe desendörümü girerken aklıma Fatih Ş.'nin sözleri geldi: 'TİT bir salon sporu değildir'. Şimdi anlayacaktık nasıl bir doğa sporu olduğunu. Yaptığım bu ilk mağara TİTini anlatmakta zorlanmam enteresan aslında. Ama deneyelim.. Zor, eğlenceli, ilginç.. Ama Durmuş'un dediğini o an çok daha yoğun yaşadım: 'Orada kendinizle başbaşasınız.' İlk defa yapıyor olmasaydık belki bunun tadını daha çok çıkarabilirdik fakat o anda aşağı inebilmek önemliydi. Yine de bir anlık da olsa o duyguyu hissetmiş olmak güzel.

4'ü yeni 5 kişinin inmesi biraz vaklit almıştı haliyle. O kadar ki Fatih Ş. bir müddet uyuma fırsatı bile buldu. Bizim de içerdeki oluşumları incelemek için fazladan zamanımız oldu. Oluşumlar tam bir harikaydı! Bazen 'sonunda buralara da girdik ve bu güzellikleri de mahvedeceğiz' diye düşünüyorum, sonra da 'bu kadar güzel olan şeylerin görülmesi gerekirdi' diye.. Hangisi daha ağır basıyor bilemiyorum..

İnerken dizimi yaralamış olmam fiziksel açıdan beni engellemiş ve motivasyonumu düşürmüş olsa da İnega'yla tanışmak büyük bir zevkti ve bir dahaki karşılaşmamızda daha çok tanıyabilmek ümidini besliyorum :)

Ve tabii ki her inişin bir de çıkışı vardır! Burada kalemi Baha'ya bırakmak isterdim. Çünkü ipten çıkan insanların halini o izledi ve çıkanın halini ilk o gördü. Anlattıklarına bakılırsa da bunu yaparken çok eğlendiği açık! Her seferinde 'Keşke bir fotoğraf makinem olsaydı' demesi boşa değil :)

Biz çıktıktan sonra diğer grup TİT yapmak için mağaraya girip çıktı, bizler de onları bekledik. Bu arada kampın ES'si, kimse artık, biraz kötü çıktı, yiyecek azdı, mağarada pek bir şey yiyemedik. Hepimiz kurt gibi aç ve deli gibi yorgun yollara döküldük. Stage 2 tamamlanmıştı ama şahsen ben canlarımdan birini artık yitirmiştim.

Ayrıca kamp yerine dönmek de öyle kolay olmayacaktı. Zira yine o koca köpeklerin ilgisini yürüyen ışıklar olarak çekmiştik. Bu sefer hava karanlıktı, köpekler daha ürkütücüydü! Havlayarak karşımızda dururlarken FatihŞ.'nin emri üzerine bir arada durup yürümeye devam ediyorduk. Sanki iki ordu varmış da taraflardan biri 'hücum' dese allah allah savaşa geçilecekmiş gibi bir duygu oluştu bende. Biz devam ettik fakat bir ara köpekler ciddi anlamda etrafımızı sardı. Kovmaya çalıştık, uzaklaştılar. Diğer köpek sürüsüyle de aynı şeyler oldu, sıkıştırdıklarında ışıklarla korkutmaya çalıştık, bağırdık ve sonuç olarak kurtulduğumuzu düşünüyoduk ki 500 metre falan hiç seslerini çıkarmadan arkadan yaklaşmışlar ve bir anda ortaya çıkıp havlamaya başladılar. Durmuş ve Baha yine köpeklere karşı koymayı başardı ve sanırım en kötü anlardan biri buydu.

Köpeklerden korkmaktan arta kalan vakitlerde kamp yerinde bizi bekleyen sucuklarımızı düşündük. Varır varmaz bir grup yemek olayıyla ilgilendi. Tolga tavanın başına geçti, sucuklar yendi kalan biralarla birlikte. Zor bir gündü fakat o akşam sanırım hayatımızın en lezzetli sucuklarını yedik.

Bu arada kampta şöyle diyaloglar oldu: 'Benim lambam yok.':'Ben sana fener veririm bende fazla var.'. 'Başım ağrıyo.':'Ağrı kesici vereyim.'. 'Üşüyorum.':'Polar var bende.'. 'Susadım.':'Mataramda tang var.' Buna benzer kurulan cümlelere cevap veren biri vardı hep. Kampın mazi gözlü cadısı Menekşe. Ya da tamam cadı demeyelim anne diyelim biz ona:) Kampın tedarikçisi oldu ve sanırım yardıma ihtiyacı olup da koşmadığı kimse de kalmadı. Fakaat bu kadar tedarikçi bu insanın söz konusu sigara olduğunda çok defa Baha'ya geldiği ve sigara istediği de gözlerden kaçmadı. Bilmiyorum farkettiniz mi ama Arka Bahçe bir duvarına 2010 yılı için dilek yazmak amacıyla bir tahta yaptırmış, ben de oraya Menekşe sigarayı bıraksın yazmayı düşünüyorum :)

Sıradaki aşama ise oldukça zorluydu, eşyaları arabaya taşımak. Verdiğimiz her molada üstüne yattığımız taşlar kuş tüyü yatak misali bize uykuya çağırsa da o yol da bitti ve eşyaları arabaya yüklemeye başardık. Gözümü açtığımda ODTÜ'ye gelmiştik. Gözlerim şişmişti ve oldukça zor açıldı!

Topluluk odasına girdiğimizde saat gece 1.30'a gelmekteydi. İnsanların yüzünde yorgunluk, üzerinde çamur son bir kuvvet eşyaları içeri taşırken gözümüzün önünde yorganımız, yastığımız, elektrikli battaniyemiz uçuşmaktaydı. Kamptaki tüm olumsuzluklara rağmen bu kadar eğlenebildiğimiz için farklıyız belki de.

Kaç hikaye çıktı bu 2 günden bilmiyorum ama SAT'la daha çok, güzel hikayelerimizin olacağı kesin. Nice hikayelere diyerek bitiriyorum yazımı :)

Herkese çok teşekkürler.

Katılımcılar:
TS: Fatih Şen
MS: Oğuzhan Temel
ES: Nur Filiz
Burçin Alparslan
Belgin Kayhan
Emre Yıldız
Baha Dinçel
Tolga Kaptı
Durmuş Yarımpabuç
AF Koç
Menekşe Ermiş

Nur Filiz
SAT 673

 
Bir Yeninin Mağara Günlüğü

aslında bir şeyler yazma hikayem oldukça eskiye dayansa da; hatta bir zamanlar hayallerimden biri en iyi senaryo dalında bir gün bir ödül almak olsa da temirözü kampı için bir şeyler yazın dediklerinde durdum ve düşündüm kü yazmayalı çok zaman olmuş.

ama bir yerden başlamak lazım...

işte bu kamp ve burda hakkını teslim etmem gerek Nur’un yazısı, yeniden elime kalemi almamı sağladı. küstüğüm ve uzun zamandır yazmaktan korktuğum kalemim ve defterim şimdi önümde ve yazıyorum... (önce defterime yazıyorum, sonra bilgisayara yanlış anlaşılmasın lütfen...)

bazı insanlar daha güçlüdür diğerlerine göre, ne olacağını bilmedikleri şeylere daha kolay başlayabilirler; bazıları ise korkar ve kabullenir; bazıları ise arada kalmıştır. değiştirmek zorunda olduklarını bilirler; değiştirmek için çaba sarfederler; hatta bunun için çoğu zaman iki işi birarada yürütmeye çalışırlar. çünkü yaşadıkları hayat, değişim gerçekleşmeden çekip gidemeyecekleri bir hayattır. bu koşuşturmaca içinde öyle yorulurlar ki, artık neyin daha önemli olduğunu unuturlar. (biraz fazla dramatize ettim galiba, işte bu yüzden bırakmıştım ben yazmayı; hatırladım şimdi)

işte böyle bir arayış içinde tanıştım ben SAT’la ve MADAG’la... açıkça söylemek gerekirse ilk tanışma toplantısında hangi alt gruba giderim diye düşünürken MADAG kesin olmaz demiştim, o sırada MADAG’ın tam da istediğim şey olduğunu bilmeden söylenmiş bu sözü şimdi güzelce yutuyorum...

kamp öncesi... kamp kararı alındığında çok mutlu oldum... evet mağaraya gidiyorduk ve doğada tit yapma şansımız olacaktı... veeee tit çalışmaları başladı, kamptan önceki hafta üstüste 3 tit yapmış olsam da sanki haftalarca eğitim almışız hissi yaşadığım o saatlerden sonra ineganın içinde iniş yapacağımız yeri görünce ohaaaaaaaa dedim içimden (burda dışımdan da demiş olabilirim; pek net hatırlamıyorum..) burdan mı inecektik...açıkçası ilk inmeyi gözüm yemedi ve içimizden Nur bir cengaverlik yaparak ben inerim dedi... yürü Nur seni kim tutar, Nur’un inerken verdiği tepkiler de ayrıca oldukça aydınlatıcıydı...

Nur: ama burası genişliyor...

Emre, Menekşe, Baha ve Ben: heeeeeeeee aşağısı genişliyormuş...

ikinci olarak inme sırası bana geldiğinde, desandörle ilgili kısa bir tereddütten sonra (o konuyu da bir netleştirsek aslında, hangi desandörde problem var?), derin bir nefes ve iniş... hakkaten Nur’un dediği gibi iniş sırasında aşağıda bir genişlik var ve orayı ilk başta inmek baya entrasan oluyor... özellikle ayağını nereye koyacağını daha yeni öğrenen biz yeniler için; aslında doğada tit yapmak sanki yürümeyi yeni öğrenmek gibi... tek farkla düşersen kalkma şansın olmayabilir... bir de çıkması var tabi... 6 kişi için 4 takım olması sebebiyetiyle aşağıda bir süre (!) beklesek de indiğimiz süreden daha kısa sürede çıktığımızı düşünüyorum... (aslında bunu Baha’ya sormak lazım, bir de merak ediyorum toplam kaç kere iyisin diye sordun insanlara, ve kaçında cevap alabildin? lütfen bizi aydınlat...)

4’ü yeni 6 kişilik ekibimiz için (Fatih Şen, Menekşe, Emre, Baha, Nur ve ben) inip çıkmak oldukçaaaaa zaman aldığı ve ilk başta mağarayı bulmak biraz uzun sürdüğü için mağaranın içinde çok ilerleyemedik... ama buna rağmen ineganın içi çok etkileyiciydi ve o kısa sürede gördüklerimiz bile yeterliydi aslında, ya da en azından bir kez daha gitmek için yeteri derecede gösterdi güzelliğini bize... gideriz belki yine hem inegaya hem de içine giremediğimiz temirözüne... (ama bu sefer mağaranın önüne kadar arabayla mümkünse...)

bir gece önce şöförümüzün bizi yarı yolda bırakması, eşyalarla yürümek zorunda kalışımız, karanlık ve mağaraları görme şansımızın azalması nedeniyle Fatih Şen’in bulduğu uygun bir yerde kamp atmamız, sabah hazırlanan mağara çantalarına eksik yiyecek almış olmamız nedeniyle bütün gün sadece kayısı, elma ve portakal yememiz, tit malzemelerini iki ekip için ayırmamamız, ay ışığında sivas kangallarla dans edişimiz gibi talihsizlikler de olsa kamp çok eğlenceliydi... daha önce bir çok kez hem izcilik hem de dağcılık kamplarına gitmiş olsam da en güzel kamp MADAG’inkiydi...(yaranmak için söylemiyorum valla öyleydi...)

kamp ateşi başında durmuşun gazıyla Fatih Koç’un ateşe ardarda attığı otlar nedeniyle Nur ve ben bir çok kez yanma tehlikesi atlaksak da çok güzeldi... doğada odun ateşi nedeniyle zehirlenme tehlikesi yaşasak da çok güzeldi...bulgur pilavı ve türlü güzeldi... son gece yediğimiz sucuğun yağına ekmek banmak güzeldi...(bu arada son sucuğu bana bırakan arkadaşlar sağolun varolun...bu iyiliğinizi unutmayacağım...) bu kaya olmasa napardık diye Tolga’nın kayaya methiyeler düzmesi güzeldi...(keşke o kayanın bir fotoğrafını çekseydik, bir gece de olsa kahrımızı çekti o kadar...) durmuşun kahkahaları güzeldi... menekşenin her derdimize koşturması güzeldi...

bazen çok fazla anlam yükleriz yaşadıklarımıza, yüklenmeli midir, yüklenmemeli midir bilmem ama yarının nasıl olacağı bilinmezken anlam yüklemek lazım biraz da olsa yaşananlara galiba...devam edebilmek için yola...

MADAG’la yola devam...anlamlar yükleyebileceğimiz yeni etkinlikler planlayalım ki yarım kalmasın yolculuğumuz....

bize güvendiğiniz ve inandığınız için teşekkürler...

(19-20/12/2009 – TEMİRÖZÜ/HAYMANA)

NOT: matematik sınavıyla ilgili anımı da bir daha ki kampa anlatırım artık... komikti oysa ama kahkahalarınız nedeniyle tamamlayamadım... neyse artık...kısmet...

Burçin Alparslan
SAT 690

 

 


spacer.png, 0 kB
spacer.png, 0 kB
spacer.png, 0 kB