Bir Mağara Kaç Hikaye…

Topluluk odasına girdiğimizde saat gece 1.30’a gelmekteydi. İnsanların yüzünde yorgunluk, üzerinde çamur son bir kuvvet eşyaları içeri taşırken gözümüzün önünde yorganımız, yastığımız, elektrikli battaniyemiz uçuşmaktaydı. Buna rağmen sohbet edip kahkahalar atabildiğimiz için farklıyız belki de.
Etkinlik sonu toplantısını yaparken düşündük, kaç hikaye çıkardı bu 2 günden diye. Ben de oturup sayayım sonra da bunu paylaşayım istedim.

2 çeşit şoför vardır. Birisi aracında götürdüğü kişilerle birlikte kendisi de yola çıkar, cenaze taşıyorsa üzülür, düğüne götürüyorsa eğlenir. Diğeri de sadece araba kullanır. Aracın dolu ya da boş olması, içindekilerin niteliği – ya da sahip oldukları yük! – onun umrunda değildir ve aldığı paraya bakar. Ne yazık ki bizimki 2. türdendi. Haymana’nın çamurlu yollarını gören sevgili şoförümüz indirdiği yükleri pek de umursamadan dönüp gitti.

Her şeyde bir hayır vardır. Bu olay bana bir tatminlik duygusu yaşattı. Küçüklüğümden beri o dünyanın en güzel gözlü hayvanına yapılan zulume üzülür dururum. İnsanoğlu yükler de yükler eşeğe sonra yetmezmiş gibi bir de kendisi biner. Biz oldukça fazla eşyayı çantalarımızın bulabildiğimiz her çıkıntısına eklemeye çalışırken yanımızda otlanan bir eşek sürüsü vardı. Her birimiz “eşek yükü” kadar ağırlıkları sırtımıza yüklerken, onlardan bazıları bu durumu izleyip mutlu oldular, tıpkı bazılarımızın onların haline bakıp üzüldüğü gibi. Eşyaları taşıyan sevgili arkadaşlarım kızmayın bana ama en azından bu kadarını görmeyi hakettiklerini düşünüyorum!

Biraz yürüyüş biraz mola, koyulduk yola. Herkesin durumla baş etmek için başka yöntemleri vardı. Tolga çığlık attı, ben şarkı söyledim, Durmuş daha zorları için kendisini hazırladığını söyledi. Derken hava karardı, mağaranın yerine bakmak için giden 3 kişilik keşif grubunu beklerken “buradan” göremediğimiz yıldızları izledik, o kadar ki yıldız kaydığında hadi bir daha kaysın diye dilek bile tuttum. Dileğim gerçek bile oldu.
Keşif grubu mağaranın oldukça uzakta olduğu haberiyle dönünce bulunduğumuz yere kamp atmaya karar verildi. Rüzgarı engelleyecek oldukça büyük bir kayanın dibine kurduk çadırlarımızı. Bir grup yemek hazırlarken, bir grup da yerleştirdi eşyaları.

Kamp ateşi, gençlik, kahkaha… Osuran adam Baha, kuluçkaya yatan Fatih K., birinci sınıfta öğretmen dersi tahtaya yazdığı için (?) matematikten 1 alan Burçin, içtiği bir biradan değil ama yaktığımız otların çıkardığı duman yüzünden kafayı bulan Belgin’le oldukça eğlenceli bir akşam geçirdik.

Yatmak isteğini ilk dile getirenlerden biri Durmuş’tu. Neredeyse tüm gece boyunca Baha’yla sohbet eden ve sabaha doğru çadırından çıkıp ‘hadi mağaraya gidelim ya’ diyen de aynı adam. Durmuş gibi beni de uyku tutmadı. Gece boyunca Durmuş Baha sesleri, horuldamalar, rüzgar yüzünden çıkan çadır hışırdamaları, tek katlı bir çadırda uyuduğumuz için her ne kadar korkutsa da sadece iki dakika süren yağmurun sesi eşliğinde uyuyamadım. Ama beni bunlardan hiçbiri rahatsız etmedi, elimdeki tam olarak soğan da diyemediğim garip koku hariç. Ayrıca deşifre etmek istediğim diğer kişi de hemen solumda uyuyan Oğuzhan. Hiç uyanmadan ve neredeyse hiç kıpırdamadan uyuyabildiği için kendisini tebrik ediyorum. O kadar ki saat 4 gibi Baha’nın bizim çadırın başına gelip, ‘mavi çadırdakiler iyi misiniz uyuyonuz mu?’ diye sormasına bile uyanmadı.

Ancak sabaha karşı dalabildiğim uykum 6’ya doğru her zaman olduğu gibi en güzel yerinde saatimin alarmıyla kesildi. Kahvaltı ve mağaraya giriş için yapılan hazırlıktan sonra çıktık yola, eşyalarımızı kamp yerinde bırakarak.

Yine 3-4 km yol yürüyerek mağaranın olduğu bölgeye geldik, demeyi ben de isteyebilirdim ama bundan önce geçilmesi gereken bir “stage” vardı: Köpekler. Sayıları 5-10 arası değişen, hayatları koyun korumaktan ibaret olduğu için galiba, bizi bir eğlence olarak gözüne kestirmiş, “sevimli” köpekler bizim için bir karşılama töreni hazırlamıştı. Tolga gibi köpeklerden hiç hoşlanmayanların korkması normal tabi ama sayıca çok, kızgın ve bizim gördüklerimizden azıcık daha irice olan bu hayvancıklar karşısında her birimiz korktuk. Bir arada kalıp yavaş yürümek suretiyle atlattığımızı düşünürken karşıdan bu sefer daha da fena görünen bir köpek sürüsü daha belirdi. Bu arada çoban amcalarımız sağolsunlar çok yardımcı oldular ve ‘o sürü saldırabilir, o yüzden yavaş yavaş, koyun sürüsü gittikçe gidin.’ diye öğütlediler! Bir süre tereddütten sonra Fatih Ş.’nin de isteğiyle durmadan yürümeye devam ettik, zira köpekler de üzerimize doğru yürümeye devam etti. Ama püskürtmeyi(?) başardık. İlk stage tamamlanmıştı ve hala 3 canımız da duruyordu!

Ve işte orada olma sebebimize gelmiştik: Mağaralar. 2 gruba ayrıldık. Benim de içinde bulunduğum, liderliğini Fatih Ş.’nin yaptığı grup İnega mağarasına gittik, diğer grup da Temirözü’ne gitti. Mağarayı bulmak da çok kolay olmadı. Fakat Fatih Ş.’nin sahip olduğu GPS sayesinde artık her şey daha kolay!
Özellikle böyle soğuk havalarda bir mağara sıcak ve koruyucu havasıyla insana güven veriyor. Inega’ya girdiğimizde bunu hissettim. İlk girişte bize bu güveni hissettiren görkemli yapı içinde türlü oyunlarla bizi beklemekteydi halbuki. Başlangıç olarak da bizim TİT dediğimiz şeyi seçmişti ve böylece stage 2 başlamış oldu.

Ve işte beklenen an gelmişti! Sütuna geçirilmiş perlona bağlı ipe desendörümü girerken aklıma Fatih Ş.’nin sözleri geldi: ‘TİT bir salon sporu değildir’. Şimdi anlayacaktık nasıl bir doğa sporu olduğunu. Yaptığım bu ilk mağara TİTini anlatmakta zorlanmam enteresan aslında. Ama deneyelim.. Zor, eğlenceli, ilginç.. Ama Durmuş’un dediğini o an çok daha yoğun yaşadım: ‘Orada kendinizle başbaşasınız.’ İlk defa yapıyor olmasaydık belki bunun tadını daha çok çıkarabilirdik fakat o anda aşağı inebilmek önemliydi. Yine de bir anlık da olsa o duyguyu hissetmiş olmak güzel.

4’ü yeni 5 kişinin inmesi biraz vaklit almıştı haliyle. O kadar ki Fatih Ş. bir müddet uyuma fırsatı bile buldu. Bizim de içerdeki oluşumları incelemek için fazladan zamanımız oldu. Oluşumlar tam bir harikaydı! Bazen ‘sonunda buralara da girdik ve bu güzellikleri de mahvedeceğiz’ diye düşünüyorum, sonra da ‘bu kadar güzel olan şeylerin görülmesi gerekirdi’ diye.. Hangisi daha ağır basıyor bilemiyorum..

İnerken dizimi yaralamış olmam fiziksel açıdan beni engellemiş ve motivasyonumu düşürmüş olsa da İnega’yla tanışmak büyük bir zevkti ve bir dahaki karşılaşmamızda daha çok tanıyabilmek ümidini besliyorum :)

Ve tabii ki her inişin bir de çıkışı vardır! Burada kalemi Baha’ya bırakmak isterdim. Çünkü ipten çıkan insanların halini o izledi ve çıkanın halini ilk o gördü. Anlattıklarına bakılırsa da bunu yaparken çok eğlendiği açık! Her seferinde ‘Keşke bir fotoğraf makinem olsaydı’ demesi boşa değil :)

Biz çıktıktan sonra diğer grup TİT yapmak için mağaraya girip çıktı, bizler de onları bekledik. Bu arada kampın ES’si, kimse artık, biraz kötü çıktı, yiyecek azdı, mağarada pek bir şey yiyemedik. Hepimiz kurt gibi aç ve deli gibi yorgun yollara döküldük. Stage 2 tamamlanmıştı ama şahsen ben canlarımdan birini artık yitirmiştim.

Ayrıca kamp yerine dönmek de öyle kolay olmayacaktı. Zira yine o koca köpeklerin ilgisini yürüyen ışıklar olarak çekmiştik. Bu sefer hava karanlıktı, köpekler daha ürkütücüydü! Havlayarak karşımızda dururlarken FatihŞ.’nin emri üzerine bir arada durup yürümeye devam ediyorduk. Sanki iki ordu varmış da taraflardan biri ‘hücum’ dese allah allah savaşa geçilecekmiş gibi bir duygu oluştu bende. Biz devam ettik fakat bir ara köpekler ciddi anlamda etrafımızı sardı. Kovmaya çalıştık, uzaklaştılar. Diğer köpek sürüsüyle de aynı şeyler oldu, sıkıştırdıklarında ışıklarla korkutmaya çalıştık, bağırdık ve sonuç olarak kurtulduğumuzu düşünüyoduk ki 500 metre falan hiç seslerini çıkarmadan arkadan yaklaşmışlar ve bir anda ortaya çıkıp havlamaya başladılar. Durmuş ve Baha yine köpeklere karşı koymayı başardı ve sanırım en kötü anlardan biri buydu.

Köpeklerden korkmaktan arta kalan vakitlerde kamp yerinde bizi bekleyen sucuklarımızı düşündük. Varır varmaz bir grup yemek olayıyla ilgilendi. Tolga tavanın başına geçti, sucuklar yendi kalan biralarla birlikte. Zor bir gündü fakat o akşam sanırım hayatımızın en lezzetli sucuklarını yedik.

Bu arada kampta şöyle diyaloglar oldu: ‘Benim lambam yok.’:’Ben sana fener veririm bende fazla var.’. ‘Başım ağrıyo.’:’Ağrı kesici vereyim.’. ‘Üşüyorum.’:’Polar var bende.’. ‘Susadım.’:’Mataramda tang var.’ Buna benzer kurulan cümlelere cevap veren biri vardı hep. Kampın mazi gözlü cadısı Menekşe. Ya da tamam cadı demeyelim anne diyelim biz ona:) Kampın tedarikçisi oldu ve sanırım yardıma ihtiyacı olup da koşmadığı kimse de kalmadı. Fakaat bu kadar tedarikçi bu insanın söz konusu sigara olduğunda çok defa Baha’ya geldiği ve sigara istediği de gözlerden kaçmadı. Bilmiyorum farkettiniz mi ama Arka Bahçe bir duvarına 2010 yılı için dilek yazmak amacıyla bir tahta yaptırmış, ben de oraya Menekşe sigarayı bıraksın yazmayı düşünüyorum :)

Sıradaki aşama ise oldukça zorluydu, eşyaları arabaya taşımak. Verdiğimiz her molada üstüne yattığımız taşlar kuş tüyü yatak misali bize uykuya çağırsa da o yol da bitti ve eşyaları arabaya yüklemeye başardık. Gözümü açtığımda ODTÜ’ye gelmiştik. Gözlerim şişmişti ve oldukça zor açıldı!

Topluluk odasına girdiğimizde saat gece 1.30’a gelmekteydi. İnsanların yüzünde yorgunluk, üzerinde çamur son bir kuvvet eşyaları içeri taşırken gözümüzün önünde yorganımız, yastığımız, elektrikli battaniyemiz uçuşmaktaydı. Kamptaki tüm olumsuzluklara rağmen bu kadar eğlenebildiğimiz için farklıyız belki de.

Kaç hikaye çıktı bu 2 günden bilmiyorum ama SAT’la daha çok, güzel hikayelerimizin olacağı kesin. Nice hikayelere diyerek bitiriyorum yazımı :)

Herkese çok teşekkürler.

Katılımcılar:
TS: Fatih Şen
MS: Oğuzhan Temel
ES: Nur Filiz
Burçin Alparslan
Belgin Kayhan
Emre Yıldız
Baha Dinçel
Tolga Kaptı
Durmuş Yarımpabuç
AF Koç
Menekşe Ermiş

Nur Filiz
SAT 673