Bir Yeninin Mağara Günlüğü – 2

mağaraya son 50 metre…

eğri oturup doğru konuşalım milletçe küçük şeyleri abartmayı severiz… Ama konu mesafelere gelince nedense büyük uzaklıkları sanki bir adım daha atsan orda olacakmışsın gibi kısaltmaya çalışırız… NEDEN? soruyorum NEDEN??? hatta burada haykırıyorum…

eyvallah eğer şehirdeysen ve gitmen gereken yer için birileri iki sokak ilerden sağa dön hemen karşına çıkacak diyor ve sen 4 sokak geçmiş olmana rağmen hala gideceğin yere varamadıysan çok da sorun olmaz aslında; ya yeni birine sorarsın ya da en azından az biraz daha yürümeye devam edersin…
Yaaa naturadaysan (!), sorarım kimi bulacaksın sormak için ya da ne kadar daha dayanabileceksin yokuş yukarı çalıların arasından geçerken ve öndeki arkadaşının çantasından kurtulup da yüzüne bir tokat gibi çarpan dallardan korunmaya çalışırken… en fazla 3 dakika… çünkü muhtemelen 3 dakikadan uzun olmayacak kaybolman başında bir tercüman (ya da biz rehber diyoruz) olmadan… ve kulağında bir büyük düşünürün şu ünlü sözü yankılanacak:

“ormanda tercümansız olmaaaaazzzz..! KAYBOLURSUNUZ,BOLURSUNUZ, LURSUNUZ, SUNUZ, NUZ, Z……………..”

işte bir madag kampı ve maceralarla dolu 2,5 gün daha…

öncesinde merakla beklediğim ve nasıl biri olduğu konusunda anlatılan onca hikayeden sonra tanışma şerefine nail olduğum sayın ve pek muhterem orhan timuçin’in ‘GEZ’ plakalı minübüsle topluluk odasına gelmesi ile başlayan maceramız yine aynı minübüsle ODTÜ’de gördüğümüz her otostop çeken adamı alarak evlerimize gitmemizle bitti de arada neler oldu neler.

o kadar çok şey var ki anlatılacak bu etkinlik ile ilgili, o kadar çok anı sığdı ki 2,5 güne ve ben bir kez daha ne kadar iyi bir şey yapmışım dedim madag ailesine katılmakla…

belki de yarısını hiç kullanmayacak olsanız da sırtınızda bir ton eşyayla saatlerce yürüdükten sonra yüzünüze doğru esen bir soğuklukla irkilmek ve mağaranın ağzına ulaştığınızda gözlerinizin birden parlaması; içeri girmek için karpitleri hazırlamaya çalışırken acaba içerde neler göreceğim diye heyecan duymanız… işte böyle bi şey mağaraları sevmek, madag’a gönül vermek… hatta içerden çıkan TS’nin (sevgili TS’m baha’ya bir alkış…) gözlerinin içine acaba acaba şimdi ne yapacaz ki diye yarı endişeli yarı umutlu çocukça bakışlarımız ve bahanın hüsranla içerde pek de bir şey olmadığını söylemesine rağmen umudumuzu kırmadan haritalandırma teoriğimizi pratiğe dökebileceğimiz bir mağara keşfetmiş olmanın sevincini paylaşmak hep birlikte mağaraya giriş için son hazırlıkları yaparken elinde MS’nin aldığı içinde zarlar olan çakmaklarımızla karpit lambalarımızı yakarken (sevgili MS’m ve çadır arkadaşım nur’a bir alkış – o çakmağı hep saklayacağım – çok sevdim…) işte böyle bi şey mağaraları sevmek, madag’a gönül vermek…diğer grup suluin mağarasına giderken onları çaktırmadan hafif kıskanarak izlemek ve bir yandan da şööleee bizim de girebileceğimiz bir mağara olsa da biz de gidebilsek demek içten içe, 50 metrede olsa da karanlıkin mağarası, olmasa da bir klinomuz (elimizdeki tek klinonun suluine gitmek için yola çıktığı gerçeği ile yüzleşmek bir yandan…) 12 istasyon alma hevesimiz, hipotermiye girme sınırına erişmişken bile nur’un böceklerden korkan emre ile  biyoçeşitlilik adına bulabildiğimiz tek şey olan örümceklerden örnek almak için tekrar mağaraya girmekten kaçınmaması, mağaradan çıktıktan sonra hepbirlikte ısınmak için güneşe çıkmamız ve yine hepbirlikte eskiz çizmenin, istasyon belirlemenin, metreyi okumanın incelikleri konusunda fikir teatisinde bulunmamız (sanırsam biz karanlıkin grubu olarak ki bu kişileri hemen ifşa edelim… tolga, ben, emre, ömer ve nur; bu fikir teatisinde bulunma işini biraz abarttık ve tam tamına 2,5 saat kaybolduk; bu kısım için aslında ayrı bir anı yazısı bile yazılabilir, hatta film bile çekilebilir…) işte böyle bi şey mağaraları sevmek, madag’a gönül vermek…

veeeeeee buluşma noktasına ulaşamamak ve KAYBOLMAK…

o 2,5 saat nasıl anlatılır bilemiyorum ki, kelimelerin kifayetsiz kaldığı, söylenecek sözlerin bittiği o 2,5 saat… mutlu ve teorik eğitimini pratiğe geçirmiş bir grup genç madaglı sırtlarında çantaları ve bir de fazladan bir çanta daha ormanda buluşma noktasına giderken gidemez olurlar yaa işte öle bir şey; muhtarımız şenol’un ki kendisi hakkında söylenecek bir sürrrrrrüü sıfat içinde ben yaman şenol demeyi uygun gördüm, (orhancım sen istersen bir iki şey daha ekle…) tolgaya parmağının ucuyla gösterdiği düzlüğü bulamadığımızı farkettiğimiz anda nur ve benim yere düşmüş bir ağaç dalının üstüne oturarak aşağıdaki ağaçlığa kara kara bakmamız, emre ve tolganın ön keşif için aşağıda başka bir düzlük aramalarını beklerken koşa koşa geri dönmeleri ve ayı mı desek artık yoksa domuz mu desek ya da ne desek bir karartı görmelerini dile getirmeleri üzerine hepberaber yine de geyik yapmaya devam etmek var ya işte öle bir şey; bir sürü fikrin havada dolaşması ve içlerinden en olmayacak olanı yakalamamız ve tam da karartıyı gördükleri tarafa doğru yürüyüşe geçmemiz, (hani korku filmlerindeki gibi bir grup gencin ormanda aslında hiç girmemeleri gereken metruk bir eve girmeleri gibi) ve yürürken bir yandan acaba içimizden ilk kim gider diye geyik yapma kapasitemizi geliştirme gayretimiz var ya işte öle bir şey; bir göl ve bir kulübe bulduğumuz sırada nur ve tolganın suluin ekibini (hande, baha ve orhan) gördüğünü sanmasına ve bunun aslında bir serap olmasına rağmen halen aslında biz kaybolmadık sadece mola verdik diyebilmek var ya işte öle bir şey… ve sonunda mağaraya geri dönmeye karar vermek ama sadece 3 dakika içinde yeniden kaybolmak var ya işte öle bir şey, en sonunda bir kayaya sığınmak ve muhtarımızın iç güdüleri sayesinde uzaktan gelen bahanın sesini duyduğumuzda kaybettiği şekerini bulmuş çocuklar gibi sevinçle boşluğa doğru umarsızca! Bahaaaaaaaaaaaa diye haykırmak ve buna cevap alabilmek var ya işte öle bir şey (bu öle bir şey ki anlatılmaz yaşanır cinsindan işte o an denen anlardan işte o anda o ses insana herkesten daha yakın gelen o ses, TS’mizin bülbül sesi…), sesin giderek yaklaşmasını beklemek ve ufukta handenin bize şefkatle ellerini açarak geldiğini görmek var yaa işte öle bir şey…son 2,5 saatlik kaybolma macerasının 2 saat 25 dakikası boyunca geyik yapmak ama son 5 dakikasında gözlerinden yaş gelmek üzereyken tekrar 8 + muhtar şenol bir arada olmanın coşkusu içinde hepberaber öğle yemeğimizi yiyebilmek var ya işte öle bir şey… öğle yemeğini yerken gülebilmek ve abiii gps sizde, muhtar sizde klino bile sizde ne diye bıraktınız bizi diye konuştuk arkanızdan deyip bu maceranın üzerine hepberaber geyik yapmaya devam edebilmek işte böyle bi şey mağaraları sevmek, madag’a gönül vermek…

ve dönüş yolu… en kestirmesinden..!

kamp alanına dönmek için yürünecek mesafeyi tahmin etmekten vazgeçerek şenol’a kendimizi teslim etmenin hata olduğunu ilk dakikada anlamış olmanın dayanılmaz hafifliği içinde tek sıra sağ tarafımız uçurum kaya inişi yapmak, kamp alanına ulaştıktan sonra gaza gelerek abi biz bugün bir mağaraya daha gideriz demek ama sonra kamp alanında birer matın üzerinde uyuya kalmak ve artık yarın gideriz diğer mağaraya da diyebilmek günün özeti üzerine geyik yapmaya devam ederken… işte böyle bi şey mağaraları sevmek, madag’a gönül vermek…

küre dağları kazan biz kepçe etkinliğimiz, elimizde sopalarla (ki hande sopasını valla da billa da getirdi ankaraya) 10 saat boyunca yaptığımız uzun yürüyüş ile güzeldi, bunun iki buçuk saati kaybolmuş olmamız güzeldi, ilk gün muhtar amcaların bize ısmarladığı gözlemeleri mideye bir bir indirmek güzeldi, orhanın ısrarla hesabı ödeme girişimlerine rağmen muhtar amcanın hesabı bize ödetmemesi güzeldi, her yer çamur şelalaye doğru inişimiz ve orhanın beyaz pantolonuna bir gıdım bilem çamur bulaşmamasını şahit olmak ve anlatılan hikayelerin doğruluğunu görmek güzeldi, baha ve orhanın camiden çıkan cemaatle tek tek selamlaşması ve hepbirlikte kelime-i şahadet getirmelerini izlemek güzeldi, orhanın arabayı kamp alanına en uzak noktaya park etmesi ve ikinci günün akşamına kadar anahtarı bize vermekten itinayla çekinmesi ve her seferinde “orhan! Kapı” nidalarına muhatap kalması güzeldi, semanın şarkılarına eşlik etmek, madag bayrağı ile fotoğraf çektirmek için yarım saat yer belirlemeye çalışmak güzeldi… kamp ateşi başında oturmak ve doğal kombi ve daha bir sürü şey hakkında geyik yapmak güzeldi…hepbirlikte yaptığımız nohut ve bulguru şenolun verdiği yoğurtla yemek güzeldi… en son gün gittiğimiz mağarada titmek güzeldi, biz titerken orhanın köyde volta atmasını bilmek güzel miydi onu orhana sormak lazım artık… ve yine hepbirlikte mağaradan dönmek ve arabanın gölgesinde çamurlu ellerimizle dünden kalan nohutlu bulgura ekmek banmak güzeldi (bir kişi banmadı ki onun kim olduğunu söylememe gerek bile yok sanırsam…)

ve son söz bir öncekinden alıntı olsun… MADAG’la yola devam…anlamlar yükleyebileceğimiz yeni etkinlikler planlayalım ki yarım kalmasın yolculuğumuz….
bize güvendiğiniz ve inandığınız için teşekkürler…

(23-25/04/2010 – Boğazkaya/Pınarbaşı-Kastamonu)

Katılımcılar:
Baha Dinçel
Orhan Timuçin
Hande Ceylan
Tolga Kaptı
Nur Filiz
Emre Yıldız
Ömer Güneş
Burçin Alparslan
Belgin Kayhan (bizimle gelemedi ama bahanın grubumuzu hep 9 kişi olarak hesaplamasından ve hep 9 uncuyu aramasından mütevellit bizimle gelmiş kadar oldu… ama 10 saat yürüyüş eksiğini tamamlamak kaydıyla…)

Burçin Alparslan
SAT 690